Pek Yakında

İçimizdeki Sarmaşıklar 4. Bölüm

4. Bölüm

Boran Emmi, mütevazı bir sofra kurmuş, misafirlerini bekliyordu. Sofrada; ortada kayık tabakta yeşilliği bol bir salata, onun yanında salatalık ve kelem turşusu, bir tabak iri iri kesilmiş soğan ve hepsinin önünde de iç içe geçmiş küçükten büyüğe sıralanmış üç tabak duruyordu. Bunların yanında, taze pıtpıtlar, kömüş yoğurdundan yapılmış bir tas buz gibi ayran da yerini almıştı. Güveçte pişmiş etli fasulyenin kokusu avluyu doldurmaya tek başına yetiyordu. Tabi bütün bunlara ek olarak olmazsa olmaz çay da vardı. Akşam olunca yanından semaverini eksik etmezdi. Porselen demlikte yaptığı çayı kendi elleriyle misafirine ikram ederdi. Emmi, yol yordam bilen insandı. Evine geleni üzmez, misafirine saygısızlık etmezdi. Tabi kendisine de saygısızlık edilmesine müsaade etmezdi. Ormancı dostlarının hediyesi olan masaya kurulmuştu sofra. Semaver de hemen yanı başında yüksekçe bir yerde duruyordu. Sedirin arkasına kısa bir duvar örmüş, oraya da güzel kırlentleri sıralamıştı. Şark köşesi be mübarek diye söylenirdi sürekli. “Nerde kaldı acaba bunlar?” “Halit oğul gel hele. Söylemedin mi yoksa Ali dayına?” Çocuğun babasından korkusuna sesi çıkmıyordu sanki. Bir şeyler geveledi ağzında ama ne dediğini anlamadı. Ondan sonra baktı bundan bir şey çıkmayacak, “Yürü git içeri ananın yanına.” dedi, azarlayarak gönderdi. Demliği kaldırıp semaverin közünü kontrol ediyor, yemeklerin üzerine konan sinekleri kovalıyor ama hâlâ beklediği misafirler gelmiyordu. “Ulan bu ne iştir?” diyerek saatine gözünü çevirdi. Kolunu hafif sıyırdı, altın sarısı saat olanca gösterişiyle meydana çıktı. “İyidir, eli kulağında” dedi. Hoca, tam Allah-u Ekber derken Mehmet girdi içeri. Gecenin karanlığında yüzünün beyazlığı ay gibi ortadaydı. Ama bu beyazlık pek hayra alamet değildi. Heyecanından sürekli elini ağzına götürüyordu. Tırnaklarını yemekten ziyade hızını alamayıp parmaklarını yiyecekti neredeyse. Selam sabah demeden oturdu Emmi’nin yanına. Emmi, diyebildi:

“Yahu gelmemiş hâlâ bu. Süsleniyor mu ne yapıyor? Sen salmadın mı oğlanı. E mühim iş diyeydin ya Emmi. Nerede kaldı bu böyle?”

“Yahu ne bu hâlin? Bir soluklan hele, sanki sen sabahtan beri burada bekliyorsun. İç şu suyu bir bakayım, yüreğin ferahlasın önce. Bak ulan Köse, eğer caydım ben bu işten diyecek olursan bil ki işler hiç iyi olmaz!” Gözlerini açarak konuşuyordu, saçları bir anda dikleşmişti.

“Emmi be alay geçecek durumda değilim. Bir işe girdik, iyi mi ediyoruz kötü mü ediyoruz bilmiyorum. İçim pek rahat değil açıkçası ondan biraz huzursuz oldum. Ha ama sakın yanlış anlama Emmi, caymak yok. Sadece çocuğun kaderiyle mi oynuyoruz diye düşünmekten geri duramıyorum. Hani demişler ya sen daha iyi bilin Emmi, ağılda bir kuzu olunca merada bir ot bitirirmiş Rabbim. Ama yine de işin içinden çıkamam!”

“Senin aklın iyice karışmış Köse. Bizi de sürükledin buraya kadar. Ne ulan bu oyuncak mı? Şimdi aklını başına devşir, benim asabımla oynama daha fazla. Kararını ver, ona göre net çıkalım adamın karşısına. Bu yaştan sonra dansözlük mü yaptıracaksın lan sen bana it!”

Mehmet, korkusundan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Birkaç defa güçlükle yutkundu. Ne cevap vereceğim diye kıvranıyordu. Oturduğu yerden geriye doğru kaymış, ellerini geriye yaslamış, vücudunu hafif yatırmıştı. Babasından azar işiten biri gibi ezilip büzülüyordu. Koca kapının çıngırakları imdadına yetişti. Ali, kapıda görününce üzerindeki yükü atar gibi hızlıca konuştu: “Ne dediysek o Emmi.” Ali, salına salına geliyordu. Saçlarını ortadan ikiye ayırmış, koluna da metal bir saat takmış, elinde de ucuz bir tespih sallıyordu. Mehmet’i görünce biraz durakladı, içinden “Hayır olsun inşallah!” diye geçirdi ama bozuntuya vermemeye çalışarak külhanbeyi gibi masaya doğru eğildi, elini kalbinin üzerine sertçe vurdu: “Selamın Aleyküm!” dedi, tam da Emmi’nin karşısına oturdu. Emmi; “Biz de geçtik bu yollardan, bilmez miyiz bilmez miyiz.” der gibi gülümsedi selamını aldıktan sonra:

“Ulan Ali, yanarım da senin gibi caka satamadım ya ona yanarım hey gidi be!”

“Yapma be Emmi. Senin de gençliğini biliriz. Sen de az değildin, Boran geliyor dedin mi köyün gençleri içten içe yanar biterdi.”

“Ulan deyyus! Yaşlandın mı demek istiyorsun yani sen bana?”

Cümlesini bitirir bitirmez üçü birden kahkahaya boğuldu. “Estağfurullah, olur mu öyle şey, yok Emmi, Haşa!” sesleri geliyor ama kahkahaları bastırmıyordu bir türlü. Emmi bir yandan gülüyor bir yandan da eliyle yemekleri işaret ediyordu “hadi, hadi” diyordu. Hepsi, ağustosun ortasında sabahtan akşama kadar öküzle çift sürmüş gibi tokluk nedir bilmez gibi yemeklere giriştiler. Emmi, sürekli “haydi ha” diyordu. Bu sofradan kimse aç kalkmaz, siz de aç kalkmayın sakın ola demek istiyordu. Çünkü, en büyük meziyet evine gelen misafiri memnun etmektir. Öyle adet edinmişti köy sakinleri. Geçmişten bugüne hiç değişmemiş, hatta daha da kuvvetlenmişti. Kendinden önce misafiri dert edinirlerdi. Elde avuçta olmasa bile olanı koyar, eğer o da yoksa konu komşudan bulur buluşturur misafirinin önüne mutlak bir şey koyardı. Yani eğer buradan geçerken arabanız arızalanırsa sakın endişe etmeyin. En iyi şekilde karşılanır, ağırlanır ve de uğurlanırsınız. Sofraya hâkim olan sessizliği, cırcır böcekleri bozuyor, evin hemen aşağısından geçen ırmağın şırıltısı deliyordu. Ormandan ise kesik kesik de olsa silah sesleri geliyordu. Bu saatte avcıdan bol bir şey olmazdı buralarda. Hele de köyün gençleri, eline bir tüfek kaptın mı doğruca soluğu Koru’da alırdı. Buranın tavşanı pek lezzetli olurdu çünkü. Ama gençler, önlerine ne gelirse avlamaya çalışırlardı. Yeter ki eti yenilen bir hayvan olsun. Yemeğin lezzetine herkes kendini kaptırmıştı. Ali, bir kaşık yemek aldı. Hemen üstüne bir kaşık da salata attı. Büyük bir iştahla bunları öğütürken bir yandan da konuşmaya başladı:

“Yahu Emmi, bu sulama işi nasıl olacak dersin? Bunca tütünü döşedik öteye beriye, elimizde kalmasın bunca mahsul?”

“Valla Ali, şehirdekilerle görüştük. Hatta muhtarla beraber gittik bu sefer. Sonra bana kızıyor, sen misin muhtar ben miyim muhtar belli değil diye. Sulamak için motor verecekler. Ormanın kıyısındaki tarlalara sırayla salacağız suyu. Bu işi yürütecek bir komisyon kuralım dedik ama hayırlısı. Irmağa yakın olanların zaten problemi yok. Orada da pek bir tarla yok zaten.”

“İyi olur Emmi valla. Elimizde avucumuzda bir o kaldı. O da giderse biz mahvoluruz buralarda alimallah! Hepimiz ona bel bağladık.”

“Aynen Emmi. Tek çıkar yolumuz o suyun bizim tarlalara çıkması.”

“Sizin tarla Koru’nun berisindeki yer miydi ha Köse? Yanlış mı biliyorum yoksa?”

Köse tarla lafını duyunca biraz gülümsedi:

“Yok yok Emmi doğru. Arif ağabeyin evinin tam arkasına düşüyor. Bildiğin gibi Ali’yle sınırız zaten. Hatta bir karenin parçası gibi hemen belli oluyor ya bakınca, bilirsin işte.” Bunu söylerken Ali’ye kısa süreliğine baktı. Sonra devam etti: “Gece gündüz demez sularız artık ne yapalım. İşimiz bu!”

“Sularız Köse, sen meraklanma. Hangimize su önce gelirse ona göre bir seninkini bir benimkini sularız, dert etme.” Ali, Köse’nin bakışına bir anlam yüklemek istemedi. O yüzden üzerinde durmadı.

“Aferin ulan size! Maşallah. Bir akrabalığımız yok ama kandan da candan da ötesiniz benim için. Tütün, su vesaire bunlar kolay işler. Allah birliğimizi bozmasın iş onda, gerisi hikâye, gerisi boş!”

Köyün günlük işlerine dair kısa süreli sohbetten sonra ortama yine biraz önceki sesler hâkim olmaya başladı. Saat ilerlemiş, yemek faslı çoktan bitmiş, herkes sedirin bir köşesine kurulmuş, çayını yudumluyordu. Köse sürekli Emmi’ye bakıyor, “Lafa girsek mi artık?” der gibi kaş göz işaretleri yapıyordu. Emmi bu sonuçta bilmez mi Köse’nin neden kıvrandığını. Onun beklemesinin sebebi kendisi girsin konuya diyeydi ama onda da pek bir hareketlenme olmayınca anladı ki yine iş başa düştü. Kenarları yaldız işlemeli bardağına bolca dem, az da su çekti. Büyükçe bir şekeri ağzına alıp Ali’ye doğru yöneldi. Başını hafif öne eğdi, kaşlarını çattı:

“Eee Ali, seni buraya tarlayı birlikte sulayın demek için çağırmadık elbet. Konu biraz mühim. Dikkatini iyi ver şimdi bana!”

“Ben de şiştiydim Emmi iyice, kim alacak ola bu şişkinliği diye bekliyordum ki sen davrandın. Buyur Emmi, başımla beraber!”

“Başındaki vaziyetin hepimiz farkındayız. Siz ve sizin gibilere çokça üzülüyorum. Kederleniyorum. Nasreddin Hoca’nın, ‘Bana eşekten düşmüş birini getirin.’ dediği gibi anca hemdert olanlar birbirini anlar, Ali yeğenim! Seni en iyi ben anlarım. Yıllarca mücadele ettik, çabaladık. Medet ummadığımız taş, toprak velhasıl en küçük bir canlı parçası bile kalmadı. Ne Hacı Ana’sı ne babası kaldı. El açmadığımız yer kalmadı. Lakin tek umulacak kapı şüphesiz ki Allah’tır. En son aklımız başımıza dank etti de “Haaa ne yapıyorsun sen akılsız Boran?” diyebildim. Allah’a yöneldim, samimiyetimle derdimi ona açtım, şifa dilendim. Nitekim yıllar sonra, ayağımızın biri çukurun dibindeyken gözümüz az görür, kulağımız az işitirken yüce yaradan bir çift göz, bir çift de kulak nasip eyledi. Büyüdü, atıldı. Yedi yaşına bastı geçen ay. Artık ilkokula başlayacak nasipse. Evimizde neşe eksik olmadı, hanımın yüzünde güller açtı. Benim ağalığım bir kat daha arttı, Ali yeğenim. Amma bütün bunların hepsi bir sınav, ağır bir sınav hem de. Allah, kimini üçer beşer bebe ile imtihan ediyor, kimini de kapı kapı dolaştırarak imtihan ediyor. Senin de sınavın bu işte oğul! Dilerim ki alnının akıyla, akıbete erersin. ‘Girizgâhın kısası, lafın hası makbuldür.’ derdi yerinde rahat yatası. Lafa gelecek olursak çok fazla uzatmayalım. Bakmış ki yaradan bizim Köse’nin boyu pek kısa, ileriyi iyi göremiyor, daha da sıkıntı çekmesin diye gözünü dört eylemeyi makbul görmüş. Anlayacağın üzere Köse’ye iki bebe daha yoldadır gayrı!

  • Burak Akbaş

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.