Öyküler

Tuhaf Bir Gece Anlatısı

Bunca zaman yazmak için doğru anı bekledim. Geçmişimden gelen son parçam. Eski eşimden kalan son anım. Annesi Mine Hanım’dan ayrıldıktan sonra bir kızım olduğunu da tamamen unutmuştum aslında. Bunca yılın boşluğunu telafi edebilecek miyim bilmiyorum. O şu anda seyir hâlindeyken bir baba yüreğinin sızlamasıyla buldum onu yeniden. Küçük bir yazıya sıkıştıracaktım önce. Sonra bundan vazgeçtim. Aldım divit kalemi elime ve uzunca bir mektup yazdım. Gelince teslim edeceğim. Bembeyaz bir gül yaprağı da iliştiririm belki. Bu yaprak rüzgârla yükselen bir uçurtma gibi taklalar atarak salınmıştı bana gelirken. Ayakkabımın üzerine konduğunda onu oradan almak için eğildim. Bir çiçek yaprağı için ne çok eğildim bu yaşımda. Kıymetliydi ya benim için. Madem öyleydi ömrümü önüne serdiğim kadının kızı, kızım için bunu yapmam neden tuhaf olsundu ki?

Muhtemelen Muhsin amcanın arka bahçesindeki güllerden kopup gelmişti rüzgârla. Sahi ne çok severdi o gülleri. Her sabah horozlar ötmeden uyanır, bahçesindeki güllerin her birini özenle sular, arada sırada elinde bir bahçe makası ile onları budardı. Kendi halinde bir işçi emeklisiydi. Severdim onu. İşine olan hayranlığı ve özeni ile severdim. Örnek de alırdım aslında. Gelip geçerken selamlaşırdık. Bana ısrarla karısının yaptığı gül reçellerinden vermeye çabalardı. Dedim ya severdim onu. Hatta üç kuruşluk öğretmen emeklisi maaşımla bir hediye bile almıştım ona doğum gününde. Nasıl da sevinmişti. Uzun zamandır bir hediye almadığı gözlerindeki abartılı sevinçten okunabiliyordu. Şimdi bu çiçek yaprağı da madem onun bahçesinden geliyor iyi bir şeylere vesile olur belki diye düşündüm.

Lokalin pencere pervazında duran saksılardan birini ertesi güne kadar ödünç aldım İsmail abiden. Tanırdı beni İsmail abi. Lokalin çay işlerine bakan emekli bir abimizdi. Burada zaman geçirmeyi seviyorum Halilim demişti bir keresinde.  Onun da canına minnetti ya. Ayda bir sulamayı akıl ettiği bir çiçek birazcık gün yüzü görürdü işte fena mı?

Bunca yıllık hasret sona eriyor kızım babasını ziyarete geliyordu. Anılarımda capcanlı olup yaşamımda yeri olamayan o kız. Bukleleri tel tel şakaklarına kadar inen birlikte çekildiğimiz bir resmi hâlâ odamdaymış. Birkaç gün önce aynanın karşısında saçımı tararken fark ettim. Tüm anılar biraz da böyle değil midir? Tam unuttuğumuzu sandığımız an birdenbire karşımıza çıkıverirler.

 

 

Lokalden her zamanki saatimden erken ayrıldım. İçim içime sığmıyordu. “Saat daha altı buçuk nereye yahu?” dedi bir dostum. Duymazlıktan geldim. Garipseyen bakışlara aldırmamaya kararlıydım. Bilirsiniz ya bir kez olsun göz göze gelmenize bakar bu. Saatlerce okey oynamanız kaçınılmazdır artık. Emekli adamların işidir tam. Bir türlü sevemedim ben şu mereti. Satranç severdim ben. Onu ise oynamayı beceren pek yoktu. Arada sırada gelen misafirlerin en iyi oynayanlarını mağlup ettiğimde gözlerinden okunan o acı, ayağına deve dikeni batmış birinin yüreğine çarpan o ilk sızı misaliydi. Ya da bir aslana yem olacağını artık anlamış bir avın o anki hissettikleri. O kibir dolu adamların onurlarını kırmak için oynardım. Onları stresle of puf edip kaşınırken görmek benim bu oyundaki en büyük motivasyonumdu. Bu gece oyun oynayacak kafama uygun birinin olmadığı belliydi. Fazla bile oturmuştum. Hesabı ödeyip oradan usulca ayrıldım.

Eve gidiyordum. Kendi mahallemizin manavı Sadık Hoca’dan iki marul, bir tutam dereotu ve roka aldım. Doktor alkolü yasak etti edeli iyiden iyiye mezeleri de unutmuşum. Evde bulabildiğim malzemelerle ikimize bir meze hazırladım. Ardından önlüğümü giyip mutfakta yemek yapmaya giriştim. O önlüğü üzerime giydiğim an Mine’nin yemek yapışı aklıma geldi. Gözlerim doldu. Ah Mine nasıl da bırakıp gittin beni…

Kapadokya’dan aldığım öküzgözü şaraplarından birini açtım. Akşam saatleriydi. Bir ses geldi sonra. Deprem oluyor gibi bir titreme. Benim o minicik dünyamda da aynı etkiyi göstereceğini nereden bilebilirdim? Masadaki telefondu. Açtım. Arayan kızımdı. Yemekler hazır en sevdiğin yemekleri özenle yaptım. En beğendiğin şarabı doldu… Karşı tarafta kırgın bir ses. Yirmi beş yıllık küskünlüğünü sırtlayan bir sesti bu. Tek bir cümle çınladı o an kulağımda… “O kadar kolay mıydı her şey…” Ağlıyordu. Oturdum ağladım.

 

Kayhan Esen

Çizim: Zeynep İremnur Tekerek

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.