Öyküler

Şirinyer Hatıra Ormanı

Konuşmadan oturuyorlardı. Nöbetten döndüğünde bir sessizlik olurdu evde. Evdeki sessizlik nöbetini küçük çocuk bozardı. Çocuk sessiz ortamlara dayanamaz gönülsüz de olsa bir şeyler söyler ya da ağlardı. Çocuktan önce davrandı kadın,

“Bu ne güzel renk.” dedi. “Bu mavi çok yakıştı duvarlara. Beyaz da güzeldi ama bu renk gökyüzü gibi.”

“Bir hava subayı için mavinin ne demek olduğunu bile bilmiyor.” dedi, adam sessizce. Dalgın gözleri bulut kokan duvara bakarken köylerindeki kerpiç duvarı hatırladı. Yorgun ve eski bir sarı. Kerpiç duvar sarısı. Sarı samanlar hatırası. Dedesi, Rum ustadan öğrenmişti duvar ustalığını. Kerpiç kalıpları ile oynadığı çıraklığını hatırladı, çamurlu saman sarısı çocukluğunu. Şimdileri oğluna en güzel lego ev oyuncakları, karısına yeni elbiseler, duvarlara sedir ağacı manzaralı tablolar alabiliyordu.

Dedesinin verdiği sırları hatırladı. Kerpiç harcın içine sadece saman atılmazdı. Yarısı çamur yarısı saman, sapı ile de papatya ve sümbül karıştırmak lazımdı. Kerpiç duvarın nefesi açılırdı çiçek kokusunu duyunca. Çamur, ayaklarla ezilerek özlendirilirdi. Özlendirilmiş çamur kalıplara dökülmeye hazır. Kendini özlendirilmiş çamur gibi hissetti. Subay şapkasının altında birbirine benzeyen, otuzluk kerpiç kalıplarına benziyorlardı. İzmir Şirinyer’de, beton binaların içinde, yüksek ağaçlara duvar örerken çıktıkları ağaç iskeleye çıkma isteği diye bir şey vardı. İçinde susturamadığı, yenemediği, özlemek dediklerinden. İskelenin en tepesinden tüm İzmir’i görebileceğini sanmak kadar güzel bir his. Dedesinin sesini duydu:

“İskeleyi söktükten sonra kerpiçteki boşluk izlerini sakın doldurma. Bu da ikinci sırrın. Boşluklara kuşlar yuva yapacak. Yuva yapanın yuvası olur. Unutma!”

Kadın sessizlikten sıkılmış, önce adamın konuşmasını bekliyordu. Adam bu sessizlik pazarlığına daha fazla dayanamadı. Kapıya doğru yöneldi. Sedir ağacından ayakkabı kalıplarının içinde olduğu parlak asker köselelerini gördü. Askeriyenin verdiği ayakkabıları giyersem onlara benzeyeceğim endişesi, kalıptan gelen sedir kokusuyla dağıldı. Dedesinden babasına en son da kendisine kalan kalıplara daldı. Mis gibi sedir kokusunu kokladı. Tüm İzmir’i yürüyesi geldi. Çocuk babasının gideceğini anlayınca alelacele sessizliğe ağladı. Sedir ormanlarında yankılanan bir çocuk ağlaması binaların beton duvarlarına çarpıp şehrin sokaklarına düştü. Elinden tutunca çocuğun, giyince sedir kokan ayakkabıyı tüm şehir ayaklarına geldi adamın. 1979 sonbaharında beton binalar sedir ormanı gibi kokuyor ve fırtınada eğilen ulu ağaçlar gibi sırayla selam veriyorlardı, genç hava subayına.

Çocuğun gözü kulağı babasının sedir kokan kösele ayakkabılarındaydı. Ayakkabı yere değdikçe annesinin göğsünden gelen güzel sesin aynısını duyuyordu. Adamın asfalta her dokunuşunda yer titriyordu sanki. Kendi bastığında yere bir ses çıkmıyordu. O gün için en büyük hayali yere basınca ses getirebilmekti. Çocuk yere bastıkça ses çıkartan bir ayakkabısı olsun istedi. Babası nöbetteyken annesi ile televizyon seyrederlerken, ekran kapanmadan önce, en son Anıtkabir çıkar ve askerler yürürdü. Askerlerin ayak sesleri ve yürüyüşü babasınınki ile aynı idi. Aynı kalıptan çıkmış gibi.

Adam sedir ormanında yürüyormuşçasına huzurlu ve umutluydu. 331. Sokak, Alakır Irmağı gibi boylu boyunca uzanıyordu. Elmalı Dağları’nda kırk yıldır yavrusuyla gezen bir alageyik gördü ırmaktaki alabalıklar. Babasının tuttuğu elinden bir ırmak aktı çocuğun eline. Sebepsiz güldüler. İkisinin de kanı durulandı, kapalı damdaki sıkıntıları, ormanların gümbürtüsünde eridi. Ne ırmaktaki balıklar sedirlerin konuşmasını bekledi ne de ağaçlar balıkları. Pazarlanmadı sessizlik. Orada anladılar hiçbir balık benzemez diğerine, ağaç da ötekine… Oysa insanlar ne kadar da benziyorlar birbirlerine. Aynı kalıptan çıkmış gibi.

Kadının siniri bekledikçe geriliyordu. Eyyam-ı bahur güneşinde kalmış gibiydi yüzü. Silahlı Kuvvetler cigarasından bir dal çıkardı, ağzına koydu. Kocası içmiyordu. Her ay başı o içiyor diye bir kalıp getiriyordu. Neyi severse alırdı, sigara içme de demezdi. Yine de adını koyamadığı bir eksiklik vardı. İzmir’de, birbirine benzer beton odalarda, cigarasında, siyah beyaz televizyonda. Finike’deki konaktaki çocukluğu düştü aklına. Meşhur Yanyalı Rum ustanın yaptığı, dedesi Ali Efendi’nin konağında yakmıştı ilk cigarasını, babasından gizli. Köşkün her odasında birer tane yüklük, ocaklık, hamamlık vardı. Her odada ayrı bir dünya. Duvarları ışıl ışıl kandillerle süslü, geceleyin parlayan samanyoluydu odalar. Yoldan geçenlerin sinema izler gibi, cumbadan içeriyi görmeye çalıştıkları bir film oynardı içeride. Dedesinden gizli aşırdıkları tablada yaptıkları sigaraları içerlerdi. Tablaların içinde dedesinin sırrı papatya, sümbül sapları. Cigaraları loş lüküs lambaları altında sararlardı, korkudan yüzleri de sararırdı. İçlerine çekince tütünü yanakları kızarır, gülerlerdi. Bir tarafta yakalanma telaşı, hepsinin ayrı tadı olurdu sarmaların, ayrı heyecanı. Cigarada papatya, sümbül kokusu dedesinin sırrı ile karıştırılmış tablada. Tütününde bahar kokusu. Silahlı Kuvvetler de ise gri bir sonbahar tadı, saksıda menekşe kokusu. Dedesinin verdiği sırları hatırladı:

“Ne içersen iç sakın kederinden içme. Dert harcını içine çekme. İçine çektiğin çiçek kokusu olsun. Yuvayı dişi kuş yapar. Unutma.”

Bir buz kalıbından çıkmış iki farklı kar tanesi gibiydiler. Aralarında bir kopukluk adını koyamadığı. Jawa motoruyla çıkıp evden, denizin tuzu yüzüne çarpana kadarlık bir mesafe kadar. Uzak ve yosun kokan. Ah ne severdi motorun üstünde dudaklarını çatlatan acı rüzgarın tadını. Yüzüne çarptıkça yel, ağzındaki acılık geçerdi. Dalgaların sahili okşadığı akşamüstü gibi. Şimdi Buca’dan Şair Eşref Bulvarı’na troleybüs adlı ipli vesaitlerle gidiyordu. Tekerlekli bu araçlar, ağacın uzayan dalları gibi elektrik hatlarına bağlı gidiyordu. Kendini sedir ağaçlarının dalındaki ardıç kuşu gibi hissediyordu. Başka ağaca uçmasına izin verilmeyen aynı yolu takip etmek zorunda bir kuş rotası. Denizin kokusunu bir daha duyamayacak, İstanbul’dan, İzmir Buca hattına sürülmüş bir troleybüs kadar hüzünlüydü.

Çocuk ayağı yere basınca sedir ağacındaki bütün kuşlar havalansın istiyor daha da sert basıyordu merdivenlere. Kapı açılır açılmaz annesine sarıldı. Sessizlik bozulsun isterdi çocuklar annelerinin gülüşü ile. Kadın da erkek de biliyordu. Bir yerlerde papatya, sümbül kokuları onlar için açıyor ve soluyordu. Barış adlı çocuğa baktı kadın. Gözlerinde Yanyalı Rum ustanın çırağının gözlerini gördü. Ustanın çırağı konağın duvarına dayamış ağaç iskeleyi. Ardıç yeşili gözlerinde kaybolduğu gençliğini hatırladı. Daha önce, ördüğü duvara kuşların yuva yaptığı, bu kadar güzel elli bir adam görmemişti. Tuhaf sessizliği geçip kapıya gitti. İnce uzun parmaklı duvar ustası çırağının ellerini tuttu sebepsiz. Adam ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabı kalıplarına bakmadı bile. İkisi de sessizlikte düşünmeden aynı anda konuşup öpüşünce bir kahkaha patladı Şirinyer’de. Sedir ağaçlarındaki tüm kuşlar havalandı.

 

 

Barış Aydoğdu

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.