Öyküler

İzmir Tulumu

Saçlarını uçuşturan hafif, tatlı, yaz rüzgarının farkında değildi Suna. Başını önüne eğmiş, hızlı hızlı yürüyordu. Yorgundu. Bir an önce kendini eve atıp üstündeki rahatsız giysilerden kurtulmak, telefonunu kapatıp hayatındaki rahatsız insanlardan arınmak istiyordu. İnsanlara karşı geceden doldurduğu tahammül bataryası gün içinde hızlıca tükeniyor, dönerin son lokmasının ayranın son yudumuna denk gelişi gibi, mesai bitimine ucu ucuna yetişiyordu.

Eve giderken yol üstünde her zamanki peynirciye uğradı. Peynirleri güzel olduğundan değil, yolu üstünde olduğundan tercih ederdi burayı. Peynircinin yüzüne bakmadan “Yüz gram Ezine peyniri alabilir miyim?” dedi.

“Çok güzel İzmir tulumu geldi. Tadına bakmak ister misiniz?” diye sordu peynirci, bir taraftan Ezine peynirini hazırlarken.

“Yok, sağ olun. Sadece Ezine alıyım ben,” dedi Suna kayıtsızca.

Peynirci, “Abla bak valla çok güzel. Bu peynire bir şans ver,” deyince, Suna’yı bir gülme aldı. Bu küçük şaka onu çok hazırlıksız yakalamıştı. Omuzların hafifçe hoplamasıyla başlayan sessiz gülüşler, yerini gittikçe yükselen ayarsız kahkahalara bıraktı. Gülmesini durdurabilmek için derin nefesler almaya çalışıyor, ama bu girişimler daha şiddetli kahkaha patlamalarıyla sonuçlanıyordu. Peynirci, ne olduğunu pek anlamamıştı. İlk birkaç dakika bu gülme krizinin geçmesini beklese de, umudunu kısa sürede kaybetti ve bu anlamsız kahkahalara eşlik ederken buldu kendini. Suna güldükçe peynirci de gülüyor, peynirci güldükçe Suna daha çok gülüyordu.

Karnına giren ağrılar bile gülmesini durdurmaya yetmemişti. Birkaç kez gözlerinden akan yaşları silmiş, sonra onları da kendi haline bırakmıştı. Kısa bir nefes alma molasında başını kaldırıp onu bu kriz anında yalnız bırakmayan peynirciye baktı; minnetini bu şekilde, yüzüne bakarak göstermişti kendince. Bu dükkana sürekli geldiği halde adamın yüzüne ilk kez bakmış olduğunu fark edemeyecek kadar kendinden geçmişti. Peynircinin tombul yanakları güldükçe kızarmış ve minik gözlerini yutmuştu. Koca göbeğini hoplata hoplata gülüyordu peynirci. Bu manzara karşısında, verdiği nefes alma molası yarım kaldı ve ağlaya ağlaya gülmeye devam etti Suna.

İçeriye başka bir müşterinin girişiyle kendilerini zar zor toparladılar. Müşteri kıpkırmızı yüzlere ilk başta şaşkınla baksa da çok üzerinde durmadı ve peynirini alıp hızlıca çıktı. Bu sırada Suna da bir hayli kendine gelmişti.

“O zaman sen bana küçük bir parça da İzmir tulumu ver,” dedi, “Bir şans verelim bakalım.” Son cümleyi derin derin nefes alarak söylemişti. Tekrar bir krizin başlaması an meselesiydi ama buna gücü kalmamıştı. Suna peynircinin gülümsediğini gördü. Adamın yüzüne tekrar bakmıştı demek. Peynirci diğer peyniri de keserken, Suna adamın yüzüne neden daha önce hiç bakmadığını düşündü.

“Kolay gelsin,” dedi çıkarken. Ama bu söz kulağına çok yabancı geldi. Peynirci de şaşırmış görünüyordu. Hiç mi kolay gelsin dememişti çıkarken?

Çıktı. Yol boyunca peynircide olanları kafasında canlandırıp durdu. “Peynire bir şans vereymişim,” dedi, güldü. “Bir, peynire şans vermediğimiz kalmıştı,” dedi, yine güldü. “Bu peynir şansı hak etmek için ne yapmış ki?” dedi, bir daha güldü.

Sakinleşti. Artık adımlarını koşar adım atmıyordu. Başını kaldırıp etrafına bakındı. Kalabalıktı. Kimdi bu insanlar? Komşuları mı? İnsanlar yüzlerini aşağı doğru indirmiş, hızlı adımlarla yürüyorlardı. Onlar da yorgunlar mıydı? Düşünceleri, bir anda esen hafif, sıcak bir rüzgarla bölündü. Yorgunluğu, havalanan saçlarının arasından sıyrılmış, rüzgarla birlikte sokağın diğer ucuna uçmuştu sanki.

Eve girdiğinde kendini çok daha dinç hissediyordu. Elindeki peynir poşetini mutfağa bırakırken peynircinin şakası geldi aklına tekrar. Gülümsedi. Nasıl da gülmüştü orada öyle! En son ne zaman böyle güldüğünü hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Çocukken miydi? Kendine ne kadar zamandır böyle gülmek için şans vermemişti?

Bu düşünceyle, diğer şans vermedikleri de durumu fırsat bilip aklına üşüştüler hemen. İçten içe hoşlandığı ama nasılsa bitecek diye hiç yüz vermediği Bülent, aklındaki yerini almış, başköşeye oturmuştu bir güzel. Bir yerden tatlı bir keman sesi geliyordu şimdi. Bülent, ne oluyor diye bakınırken, Suna “Sakin ol,” dedi, “nasılsa beceremem diye hiç başlamadığım keman kursundan geliyor ses.” Nasılsa güzel değildir diye eline bile almadığı kitaplar, raflardan dökülüyordu. Bir tanesi kafasına düştü. Kendi yazdığı kitap değildi bu. Çünkü hiç kitap yazmamıştı Suna. Küçükken yazar olmak gibi kocaman bir hayali vardı. Sahiden, neden hiç denememişti?

İzmir tulumunu çıkardı poşetten. Küçük bir parça kesip ağzına attı. Peynirin keskin tadı, ağzında çok evirip çevirmesine gerek kalmadan suratını buruşturmaya yetmişti.

“Sevgili peynir, ne yazık ki şansınızı kaybettiniz,” dedi. Aldı yine bir gülme.

 

Seda KAFDAĞLI

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.